Maraşlılar,
Memleketinizde doğmadım. Fakat babadan oğula, oranın eski bir familyasından geliyorum. Kendimi yüzde yüz Maraşlı sayabilirim. Maraş’a ekleyebilecek hiçbir şerefim yok. Fakat Maraşlı olmaktan gelen bir şeref taşıyorum. Bu şerefi içimde rasgele bir duygu değil, sistemli bir gurur hâlinde besledim. Sultanlık günlerinde, sultanın verdiği en büyük rütbelerden birini taşıyan büyükbabam her fırsatta şöyle derdi: “Büyükbabanın memuriyet ve mevkii ile iftihar etmeyeceksin, ancak onun içinden geldiği yer ve o yerdeki itibar derecesiyle övüneceksin.” Ve büyükbabam bana, gözleri derin bir daussıla çukuruna kaçmış, Maraş’ı, Maraşlıyı, Maraş’ın taşını, toprağını, bağını, bahçesini, suyunu, havasını anlatır dururdu.

Maraşlılar,
Memleketiniz ta o zamandan beri gözümde harikalar vatanıdır. Harikalar vatanı… Efsane diyarları ve o diyarların insan aklını iflas ettiren mefkurevi hayatı gibi, adi zaman ve mekân ölçülerinin dışına çıkmış, kuru hayat çerçevelerinin maverasına ulaşmış hareketler ve hadiselerin yatağı… Bu hareketler ve hadiselerin izahı mucizelerin tarifi gibidir. O, izaha girmez, tarife sığmaz, mantığın ağına yakalanmaz. Kanunları meçhul, saikleri gizli, sebepleri gaiptir. Bu cinsten hadiselerin kurduğu âlem içinde yaşadığımız maddi dünya ile iç içe, fakat ondan başka bir dünyadır. Ve insanoğlu dünyasının içindeki bu başka dünyalara o kadar muhtaçtır ki, insanoğlunun görmeğe ve yapmağa en muhtaç olduğu şey mucizedir. Mucizelerinse çeşitleri var. Herkes kendi yaratılış bünyesi içinde bir mucize nevine namzet değilse bile mütehassır gezer. Kendi kendini aşmak, bir derece ilerisine varmak, hiçbir merhâlede duraklamaya razı olmadan sonsuz mesafeler içinde ebedî bir tekâmül imtizacına kapılmış yürümek. İnsan iki unsur arasında birbirinin tekâmül kanununa engel olmaktan doğar. İşte kainâtın en büyük mümessili olan insan kendi nefsi ile ve herkesle ve her şeyle mücadelesinde tek bir alet kullanır ki o da ruhudur. Bizi küflü bir madde olmaktan ruhumuz kurtarıyor, fenaya mahkum cesedimizin encamını o teselli ediyor, bizi tabiatüstü bir hayata o talip ediyor ve maddeyi bir oyuncak gibi irademiz altına almanın fennini o öğretiyor. Bütün kudretlerin menbaı ve bütün mucizelerin anası, ruhtur. Herkes istediği gibi düşünsün: Ve devirler bildiği prensipler etrafında dönerken ruhçu doğdum, ruhçu öleceğim. Bütün bunları Maraş için söylüyorum, çocukluk günlerinden beri, masalını dinlediğim, aslan, yiğit yatağı ve destanlar memleketi Maraş meğer bir rüya âlemini yeryüzüne kabul ve tasdik ettirecek o yermiş. Meğer Şirin için dağlar delen Ferhat’a misal, Anadolu ruhu orada en ağır hakaret altında kaldığı devirde, eşsiz tecellilerden birine kavuşacakmış... Meğer bütün imkânlarını kendi eliyle yonttuğu çelik mekanizmalara kaptıran Avrupa orada, bütün icatları ve cihazları ile birden iflas edecekmiş. Maraş benim için yapmacıksız ve tenasübü doğrudan doğruya içinden gelme bir hamle, beşikteki çocuğundan, koltuktaki ihtiyarına kadar harbetmiş ve düşmanını kovmuş bir memleket olmaktan ibaret değildir. O, meşkuk ruh mücadelesinin yirminci asırda hâllini becerdi ve cevabını verdi. Bu cevabını verdikten sonra da izahını ne kendisi yaptı ne de kendisi başkalarına yaptırdı. Maraşlılar vazifesini yapmış olgun insanların vakar ve sessizliğine bürünmüş tabi hayatını sürdürmeye devam etmiştir.