I—DOĞUM ve ÇOCUK TERBİYESİNE AİT

1- Hamile bir kadının ağ­rısı tutunca “Meryem ana” de­nilen bir nevi nebatı, suyun içine koyarak içirirler. Bu nebat suyun içinde kabardıkça çocuk yola gelirmiş Çok ağrı çekip de doğum vakti geçecek olursa, derhal kocasının elini bir kabın içinde yıkatarak kirli suyu kadına içirirler. Çocuk dünyaya gelir gelmez, odada hazır bulunanlar ilk merasim olarak göbeğini keserken ebe hanıma bahşiş atarlar, sonra çocuk hazırlanmış kundağına sarılarak beşiğe yatırılır. Eğer doğan çocuk erkekse, bunu işi­ten biri hemen babasının ya­nına gidip kulağını tutar, o zaman baba da erkek çocuğu dünyaya geldiğini anlar ve kulağını tutan kimseye bahşiş verir.  (Naime H.)

2- Bir kadın doğuracağı zaman ebe bir saçın üzerine toprak koydurarak kızdırır, yani ocakta bir sacayağın altında odun yakarlar, üstüne de sacı koyarlar. Odun yandıkça saçtaki toprak kızar, bu kızgın toprağı yatağın içine mahsus yayılan yaygı üzerine dökerler ve doğuracak kadını da üstüne yatırırlar. Çocuk dünyaya gelir gelmez bu toprağın üstüne yatırılır. Loğusaya evvela bal ile yumurta yedirirler, sonra üç gün mütemadiyen hapse deni­len ve nişastadan yapılan bir bulama yedirirler. Bunun is­mine “Nişe Hapsesi” diyorlar. Ebeye de bahşiş olarak bir lira ile fistanlık, sabun, şeş yani başa bağlanacak yemeni ve yüz dirhem kına verilir. Loğusaya gelenler ise muhakkak hediye getirir. Loğusa yedi gün ya­takta yatar. Buna “ter döşeği, yedi döşeği” derler. Bu yedi gün zarfında, başka mühim hastası olmadıkça ebe loğusa­nın yanından ayrılmaz, başucunda oturur ( Hadiç H- 32 yaşında)

3- Çocuk doğup da ebe göbeğini kestikten sonra,   hayva­nın “kırk kat” denilen işkembesini kirile olduğu gibi çocu­ğun göbeğine koyarlar, bu, su ılınıp her şey hazır oluncaya kadar çocuğun karnında durur, sonra çocuğu yıkayarak temizlerler ve sararlar.  (Elif Bacı. 41 yaşında)

4- Loğusanın kırkı çıkıncıya kadar odada ağzı açık su bırakmazlar, eğer ağzı açık su kalırsa, bir karakuş gelerek suya bir boncuk atarmış, loğusa bu suyu içerse çocuk boğulurmuş,  Bu hastalığa “Boğmaca” ve “çocuk boğdu” derler. Buna tutulan çocuk morarır, ağzından, burnundan salya akar. (Elif Bacı,  41 yaşında)            

5- Loğusayı kırkıncı günü kırk hamamına götürürler. Yıkandıktan sonra bir tasın içine musluktan su akarken bir altını kırk defa batırıp çıkarır­lar ve bu suyu loğusanın ba­şından dökerler. Çocuk için de aynı muamele tekrar olunur. Kırk hamamında, gürbüz ola­rak büyümesi için çocuğun arkasını üç yerinden ustura ile ensesinden kuyruk sokumuna kadar çizerek kan çıkarırlar. Çocuğu sıcak taşın üzerine ya­tırırlar. Bu zaman çocuk fena halde bağırır, ağlarmış. Bu suretle arkaları çizilen çocukla­rın pis kanları gider, sıhhatleri artarmış.
 

II- ALBASTI HASTALIĞI

 6- Loğusa kadınlara mu­sallat olan hastalıklardan biri “Alkarısı”’nın basmasıdır. Bu bir kadın ruhtur. Loğusaların ciğerini koparıp alırmış. Tabii o zaman loğusa da ölürmüş. Buna dair şu efsaneyi nakleder­ler: Bir gece yarısı cadı gibi bir kadın elinde bir ciğer olduğu hâlde gidiyormuş. Bunu bir adanı görmüş. “Bu ciğer nedir? Çabuk söyle, yoksa seni öldürürüm demiş. Kadın da “Ben alkarısıyım, bir loğusa­nın ciğerini aldım, sen bana dokunma, ben de size ve civa­rınızda bulunan loğusalara dokunmam” demiş. Adam da “haydi çabuk,    ciğeri yerine götür, yoksa şimdi seni geber­tirim.” diye alkarısını tehdit etmiş. Alkarısı korkusundan ciğeri tekrar hastaya götürüp bırakmış ve hasta da tekrar afi­yetini kazanmış. (Naime H.)

7- Alkarısına karşı ted­bir olarak loğusanın başucunda Kur’an okurlar. Çocuğun göbeğini kesmek için kullandıkları makası da yastığın altına sokarlar, çocuğun göbeği düşmeden bu makas ile bir şey kesmezler.   Loğusanın başına al renkli bir çaput örterler, sonra döşeğin bir ucunu kıvırarak tükürür ve tekrar kaparlar. (Hadiç H., 34 yaşlarında.)

8- Al basmasın diye loğusanın yanında eter bulun­dururlar. “Eter” alkarısını görüp yakalıyan adamın men­dili, çamaşırı yahut buna benzer bir nesnesidir. Yanında böyle bir eter bulunduran loğusaya alkarısı yaklaşmazmış. Loğu­sayı katiyen yalnız bırakmazlar, geceleri ise loğusanın odasında erkek bulundururlar. Hastanın yanı başına süpürge koyarlar. Bu âdete Kilis'te de riayet edilir.

9- Albastı hastalığına karşı yapılan tedbirlerden biri de şudur: Bir şişin üzerine bir sovan, ortasına ekmek ve diğer başına da sarımsak koyup (bunların hepsi bütün olacak) yatağın başucuna asarlar. Albastı, saçları darmadağın ihti­yar ve korkunç bir kadınmış. Buna “Alkarısı” diyorlar.

10- Al basan bir loğusanın kurtulup kurttulamıyacağını anlamak için derhal evden dışarı çıkıp üç el silah patlatırlar, eğer loğusa silah sesini duyar ve korkarsa albastı zail olur, duymazsa ölürmüş.

11- Tarsus'ta bir loğusayı albasmış. Oranın mahalle muh­tarlarından biri bu gibi meselelerden anlarmış. Bu muhtarı celbetmişler, muhtar efendi hiç bir şey söylemeden odadan dışarı çıkmış ve üç el silah sıkmış. Herkes korktuğu hâlde loğusa katiyen bir şey duymamış. Muhtar bunu anladıktan sonra “o halde ölecektir” demiş, logosa da ölmüş. Şimdi Tarsus’ta albasan loğusaların odası yanında silah patlatmak âdettir. (Tarsus'lu Naime H. )

12- Albasmak ekseriya nazardan ve loğusanın yalnız kalıp korkmasından ileri gelirmiş. Bunun içindir ki, loğusaları yalnız bırakmazlar. Buna karşı sovan, sarmısak, bir yumurta ve Kur’an-ı Kerim’i bir al bezin içine sarıp loğusanın başucuna asarlar. Albasan loğusa kurtulmaz, muhakkak ölür. (Değirmendereli bir Hanım.)
 

III- NAZAR   İÇİN

13- Nazara karşı tedbir olarak tütsü yaparlar. Tütsü şöyle yapılır: Ateş çörekotu ile karışık üzerlik serperler, duman hâsıl olunca ‘Esen estik, besen beştik, yalısı dilden, ya­man sözden dakkılgan dakkılgan nazara bozara nazar edenin gözleri bozara… üzer­liksin havasın, her bir derde devasın, çıtır pıtır edersin, na­zarları savarsın.” derler.   (Ayşe nine, 60 yaşında.)

14- Mangalın başına otu­rurlar,   yanlarına bir tas su alırlar, elifbe sırası ile sayarak “elif” diye maşa ile bir kömür alup suyun içine atarlar, sonra ‘y’ harfine kadar böyle yaparlar. Ateş suyun İçinde caz caz söndükçe nazar bitermiş. Bu suyu hastaya içirir ve kömürleri de ayak değmiyecek bir yere dökerler.

15- Bu merasim şu suretle de yapılır: Bütün bildiklerinin gözlerinin rengine göre, mesela “ak göze, kara göze, çakır göze, yeşil göze azara bozara, göz ede­nin gözleri bozara” diye man­galdan maşa ile ateş alıp suyun içine atarlar. “Ak göze azara bozara…” derken bir ateş, “kara göze azara bozara” derken diğer bir ateş söndürürler. Bu suretle birçok ateş söndürdük­ten sonra bu sudan bir parça alarak çocuğa ve anasına içirir ve şakaklarına sürerler. (Elif Bacı)

16- Mehmet isminde üç kişiden toplanmış kurşunu bir kepçe içine koyup ateşte eritir­ler, diğer taraftan kurşun dökülecek çocuğu da oturtup başına bir örtü örterler, sonra bit kalburun içine bir parça ekmek, Kur’an ve ters olarak ayna koyarlar, bunların yanına bir tas su konulur. Eriyen kurşunu bu suyun içine döker­ler, ekmeği köpeğe atarak kurşun dökülen suyu dört yol ağzına dökerler. Bu kurşun dökme ameliyesi üç defa tekrar edilir.  (Nadire H.)

            17- Eğer çocuğun dişi alt çeneden çıkarsa iyidir, üst çeneden çıkarsa bunu fena ad­dederler, ailenin büyüklerinden birinin başını yiyecek diye teşe’üm ederler. Bu fenalıktan kurtulmak için şu merasim yapılır: Bir kilimin dört kö­şesinden dört kişi tutarak dı­şarıda pencerenin altında otu­rurlar, çocuğu da pencereden başı aşağı gelmek üzere kilimin üzerine atarlar.  ( Tabiî bu atma çok yakından, çocuğa zarar vermiyecek tarzda olur.) Atarken “kendi başını ye !” derler. Böyle yapılırsa büyüklere bir şey olmaz, ne felaket gelirse çocuğun kendi başına gelirmiş. (Muallim Şaziye H.)

                       

ÇOCUK HASTALIKLARI VE TEDAVİ SURETLERİ

1. Çocuğu toprakla bes­lerler. Çocuğun altını değiştir­dikleri zaman, bir kürek içinde ısıtılmış toprağı bezin içine koyarak çocuğu sararlar, çocuk defitabiî edecek olursa bu top­rağa eder. Çocuk ne kadar çok idrar ederse o nisbette iyidir, çünkü toprak ıslandıkça çocuk kuvvet alır. Bu suretle öyle mütemadiyen bez yıkama­ğa hacet kalmadığı gibi aynı zamanda temizlik temin edil­miş olur. Çocuğu dört günde bir, sıcak zamanlarda iki gün­de bir banyo ederler, eğer hava soğuk olursa haftada bir banyo yaparlar.(Tarsus'Iu Naime H.)

2. Burç: Yedi yatağında iken Burç denilen bir hastalık olur. Çocuk sancılanır ve mütemadiyen ağlar, buna annesi­nin sancısı geçti derler. Bunun için  anason kaynatarak suyunu içirirler. (Hadiç H.)

3. Urfiye: Yedi günlük­ten kırk günlüğe kadar bebeklerin yüzlerinde pul pul yara hasıl olur.  Bunun sebebi, loğu­sanın yedisi çıkmadan hariçten gelen cünüp veya âdet hâlinde bir kadının çocuğun yüzüne bakmasıdır.  Bu hastalığın ilâcı kepek banyosudur.   (Değirmendereli Berrah H.)

4. Sancı: Ekseriya çocuk­lar sancılanır ve ağlar.  Bunun için yedi renkte ipek alıp hocalara okuturlar ve bu yedi renk ipeğe yedi düğüm yapa­rak çocuğun boynuna bağlarlar. (Emine H.)

5. Uşak dolan, usturalık; Çocuğa inkıbaz gelir, vücudu ateşlenir, gözleri kayar. Buna ilâç olarak bir usturayı ocaklı olana yazdırırlar ve çocuğun yastığı altına koyarlar. Çocuğu da merkebin palanına yatırırlar, anasının donunu ters olarak çocuğun başına örterler. (Tarsuslu Naima H.)

6. Barsak   hastalığı : Bu hastalık pek   küçük   çocuklara ariz olur. Çocukta ishal başlar, medfuatının rengi ise koyu sarı yeşilimtıraktır.    Bu,   ilâcı bulunmıyan öldürücü bir has­talıktır.   Bu hastalığa tutulan çocuklar ender olarak kurtulurlar. Her ihtimale karşı ilâç olarak  Hindistan cevizini bir desti altına sürterek un gibi yaparlar. Anason ile kimyonu kaynatarak Hindistan cevizini ilâve ettikten sonra süte karıştırıp çocuğa içirirler. Bir de gene Hindistan cevizini yeşil renkli bir çanak altında ezerek. Bezir yağının içine koyar, yumuşak lokum şekeri kıvamında ufak parçalar hâlinde çocuğa yuttururlar. (Değirmendereli Berrah  H.)

7. Kabakulak: Çocuklar­da boğaz hastalığı olur, ateşlenir, boğazı şişer ve kızarır. Bunun başlıca ilâçlarından biri turuncu sıcak külde pişire­rek ezmek ve iki tülbent arasına koyarak çocuğun boynuna sarmaktır. Yahut çocuğun boynuna kurşun yağı sürülür. Bu kurşun yağı eczaneden alınır. Buna kurşun merhemi de derler. (Tarsuslu Naime H.)

8. Boğmaca: Bir nevi öksürüktür. Bunun ilâcı çocuğu kasaba boğazlatmaktır. Usulü şu veçhiledir:   kasabın babası da her hâlde kasap olması şarttır. Çocuk bir kasaba götü­rülür,   kasap çocuğu yatırarak tıpkı bir kurban keser gibi bıçağın tersini boğazına bir kaç defa temas ettirir; sonra bir kasaptan Fİtme kemiği alarak çocuğun boynuna asar­lar. Bu muamele çarşamba günü yapılmak lâzımdır.

9. Dağlavıık: Çocuğun topukları ve oynak yerleri kı­zarır, vücudunu hararet basar. Buna ilâç olarak büyük bir yorgan iğnesini ateşte kızdırırlar, sonra çocuğun topuklarına kalın bakkal kâğıtlarından bir parça koyarak kızgın iğneyi bu kâğıda temas ettirmek suretile dağlarlar. Bunu yapanın ocaklı olması lâzımdır. Bu hastalıktan ekseri çocuklar kurtulamazlar. (Muallim Refia H.)

10. Pamukçuk: Yedi yatağında iken çocuğun dili üzerinde hasıl olan bir nevi be­yazlıktır. Buna  “Sıcak ekmek girmiş,   çocuk pamuklanmış” derler. Güya fırından çıkan taze ve sıcak ekmek kokusundan olurmuş. Bunun için bir kara kedinin kuyruğunu tutarak çocuğun ağzına sürerler. (Naime H.)

Yedi  yatağında  çocu­ğun ağzında   Pamukçuk   olur. Bunun ilacı çamaşır çividini sütle karıştırarak çocuğun diline sürmektir.  (Rahime H.)

Anası çocuğa meme verirken yellenirse çocuğun ağzında Pamukçuk olur. Bunu geçirmek için kayın biraderine varan bir kadının, saçının ucu­nu eline alarak ince toz şekere batırıp çocuğun dilini silmesi lazımdır.  (Elif Bacı.)

11. Kızıl yel: Çocuğun bazı yerleri kızarır. Buna ilaç olarak çocuğun arkasını ustura ile çizer kan çıkarırlar, çizilen yere   tiryak, pekmez, nane’yi yekdiğerile karıştırıp sürerler. Biz ekseriya bir çocuk hastalandımı, hemen arkasını ustura ile hafifçe çizer,   kan çıkarırız. Böyle kan çıkarmak çok iyidir, en fena hastalıkların önünü alır. (Tarsus'lu Refia H.)

12. Kızıl yürük:  Umumiyetle çocuklarda ve bazan büyüklerde hasıl olan bir şiş­tir.    Ocaklı olan kadın veya erkek hocalara okuturlar. Bu hastalığa tutulanlar pek zor kurtulur, eğer kurtulursa muhakkak okumak sayesindedir. Bu hastalığa tutulanlara  “Barutçu okuması olmuş” derler, okuyanlar da barutla okurlar. (Maraş’ta Muallim Refia H.)

13. Oğlanlık:  Bazı çocuk­larda oğlanlık denilen bir has­talık olur, çocuk ateşlenir,   ba­yılır ve gözleri tavana dikilir. Bunun ilacı şudur: Çocuğunun bu hastalığa müptela olduğunu görür görmez annesi derhal donunu çıkarıp çocuğun yüzüne örter ve ters olarak çocuğun yüzüne doğru oturur Bu tedbire derhal müracaat edilirse hastalık geçermiş.

Bu hastalığın sebebi korku ve nazardır,  diğer bir ilâcı da şudur: Undan yaptıkları bir bulamacı çocuğun beşiğinin etrafına koyarlar,   tavayı da beşiğin altına ters yüzü kaparlar. Eğer odanın altı boş ise gidip kazarak bakarlar, beşiğin hizasında kazılan bu yerde kömür çıkarmış. Bunu aynen gördüğünü, muallim Refia H. anlattı.

Çocuk bayılır, gözleri tavana dikilir. Oğlanlık denen bu hastalık çocuğa korku ve nazarla gelir ve ekseriya erkek çocuklarda olur. Çocuğunu bu hâlde gören ana derhal bir şey bağış­lar,   fakat bu bağışlama her hâlde bakıra müteallik olacaktır.   Mesela: bir tencere,  sahan veya tepsi vereceğim, der.  Eğer çocuk iyi olursa ne bağışladığa verir. Çocuğu hastalıktan muhakkak kurtarmak için anasının donunu çıkarıp yüzüne kapamak lazımdır.

Oğlanlık, korku ve nazarla gelen bir nevi bayılma hasta­lığıdır. Bazıları buna “Sara” diyorlar. İyileşmesi için hasta, hemen hocalara okutulur, hocalar albarlar, yani muska yazarlar. (Maraş’ın Kayışlı kö­yünden kırk beş yaşlarında Elif Bacı)

14. Çakmak - Alazlama: Bir nevi çıbandır. Bunu rastgele bir davarcıya (çoban) çakmak taşı ile çaktırırlar. Alazlıyan çobanın ismi Mehmet ve aslının yani babasının da çoban olması şarttır. (Naime H.)

15. Tertekleme: Çocukta nöbet olur, teneffüsü güçleşir. Çocuğun burnuna bir şey kaç­mış diye bir kamışın içine zeytinyağı koyarak burun deliğinden üflerler. Bu kamışın ismine de “tertek” derler. Çocuk ya aksırarak açılır, yahut ölür. (Elif Bacı)

16. Sarılık: Yeni doğan çocuk sarılık olursa, alnına bir sarı yağlık bağlarlar ve “Cehre”    denilen bir nebatı kaynatıp suyile çocuğu çimdirirler.   (Emine H.)

Sarılık için kaşlarının ortasından çizerek kan çıkarırlar, sonra bu kanı bir çöple gözle­rine sürme gibi çekerler. Bir de dudağın iç ve üst tarafından toplu iğne başı kadar ufak bir et parçası keserler. (Muallim Şaziye H.)

17. Kırk basma: İki kırklı kadın karşı karşıya getirilirse yekdiğerinin çocuklarını alırlar ve biri birilerine dikiş iğnesi verirler, sonra öpüşerek otururlar. Böyle  yaparlarsa   hiç birini  kırk basmaz. (Fadime Bacı)

Bir çocuğu kırk basarsa bakire bir kızın âdet bezini yakarlar,   külünü suyun içinde halledip çocuğu bu su ile yıkarlar. Bazan da bu külü bala karıştırıp çocuğun vücuduna sürerler. (Tarsuslu Refia H.)

Kırk basan çocuk için yedi kabristandan toprak alırlar, bu toprağı suya koyup çocuğu yıkarlar. Kırklı iki kadın kar­şılıklı dikiş iğnesi değiştirirler ve kırk türlü ot ile çocuklarını banyo ederler.

Kırk basan çocuğu “El beşti” dedikleri tabakhane suyu ile yıkarlar, sonra kabristana gö­türüp yatırırlar, “Alın çocuğu verin çocuğumu” derler. Kabristanda yatan çocuk ağlarsa iyidir, şayet sesi çıkmazsa o çocuğun iyi olmayacağına, mu­hakkak ölececeğine itikat edi­lir. (Tarsus'lu Naime H.)

Bazı kırklı çocuklarda bir neyi yeşilimtırak ishal olur. Buna ilaç olarak ateşli külde patlıcanı pişirirler, iyice ezerler, üzerine Havlican döke­rek çocuğun köbeğine korlar. Bazı kırklıların karnı da şişer. Bu şişliği izale için “Bastık” (buna “yazına”da der­ler ki üzüm pestilidir) üzerine “tiryak” sürerek çocuğun kar­nına yapıştırırlar. (Değirmendereli Berrah H.)

Bir çocuğu kırk basar­sa, çocuğu anasının yakasından içeri atıp yere düşürürler. Diğer bir kadın hemen bağırır:

— Aman bir çocuğumuz oldu. Diğer bir kadın da çocu­ğu yerden kapar.

Bir terazi ve tezek hazırlar, çocuğu terazinin bir gözü­ne yatırıp, diğer gözüne ağır­lığınca tezek koyarak tartarlar, sonra bu tezeği büyük bir su­yun içine atarlar ve bu tezek suyun içinde nasıl kabarır şişerse benini çocuğum da öyle şişmanlasın derler. (Şerif H.)

Bir çocuğu kırk ba­sarsa ocaklı kadınlar tarafın­dan şu merasim yapılır: Çama­şır kazanının içine bir miktar su ile “kökerçile” denilen bir nebat koyarlar, ılık olan bu suyun, yani kazanın İçine ço­cuğu boğulmıyacak bir tarzda bırakırlar. Kazanın altında bir iki çalı çırpı yakarlar. Birisi sorar:                      

—  Abav gele ne pişiriyon? ( Aman bu ne, ne pişiriyorsun ? )

—  Çocuk eti pişiriyorum.

—   Çocuk eti pişer mi kime?

—  Çocuk da kırk basar mı kime?

Bu muhavere üç defa teker­rür eder, sonra çocuğu kazan­dan çıkarırlar ve gömleğini değirmenin suyuna atarlar. Bu merasim üç çarşamba ara vermeden icra edilir. (Şerif H.)

Kırk basmaya “Tehner” denen nebat ile birlikte ceviz yaprağı, kırk türlü ot ve üç adet sakızkabağı kayna­tırlar, henüz ılık iken çocuğu bu su ile yıkarlar. Diğer malzeme ile birlikte kaynatı­lan kabakları ezmeden suyun içinden alırlar, çocuğu yıkadıktan sonra ayaklarını bir araya getirip arka üstü yatı­rırlar, kabakların ikisini çocu­ğun kasıklarına, birini de yanyana olan ayaklarının taban­larına koyup sararlar üç gün devam edecek olan bu ameliye esnasında çocuğa su yerine mütemadiyen katran suyu içi­rirler.

Bunu anlatan hanım Tarsuşludur.. Tarsus'ta iken ço­cuğumu kırk basar, türlü ilaç­lar yaparlar, hiç birinden fayda görülmez, çocuk canlı cenaze hâline gelir. Bir gece: “böyle çocuğum ölecek mi yarap, nedir bu hal, benim başıma geldi” diye ağlar, aptest alıp dua ederek yatar ve uykuya dalar. Rüyasında ihtiyar, beyaz sakallı bir derviş gelir; “kızım niçin bu kadar müteessir oluyorsun, çocuğun yaşıyacak, fakat benim dediklerimi unutmadan yapar­sın” der ve ilacın terkibini tarif eder: “kırk türlü ot topla, biraz tehner bul, ceviz yaprağıda ilave et, üç tane de sakız kabağı koy, hepsini suyun içinde kaynat, su ile çocuğu yıka, kabakları kasıklarına ve tabanlarına koy, su yerine de katran suyu içirt fakat buna sıra ile hergün taze kaynatarak üç gün devam edeceksin, biiznillahi teala çocuğun iyi olur.” der ve kaybolur. Kadıncağız uyanır uyanmaz rüyayı başkasına nakleder; ertesi sabah der­hal lazım olan şeyleri tedarik ederek bu tertibi üç gün yapar. “Dördüncü gün çocuğun rengi geldi, on beş gün sonra bir şeyi kalmadı, bilhassa herkese bunu hararetle tavsiye ederim” dedi.

18. Madası   dönmüş: Bir çocuk      hastalanır, memeden kesilir,  sütü çıkarırsa “Madası dönmüş”  (Midesi bozulmuş) derler. Paryavşanı denilen  otu su içine koyarak biraz sabunla çocuğun evvela ellerini,   yüzü­nü, karnını,   sonra da   arkasını bu    suyla    yıkarlar, leğenin içinde   toplanan suyu  dört yol ağzına  dökerler. Bu usul Kilis’te cari imiş. (Kilisli Naime H.)

19. Gece yanığı:   Vücutta yaraya benzer çıbanlar olur; hemen Mehmet ismindeki adamın erinden üç parça şey ister: zeytinyağı, pamuk, un. Bunlar yedi evden toplanır,   her ev sahibinin ismi Mehmet olacaktır.   (Zaten Maraş’ın erkeklerinden çoğunun ismi Mehmet’tir)

Bunlar toplandıktan sonra hastanın başı üzerinde yatsı zamanı bir tepsi tutulur, bu tepsinin içinde, toplanan unla hamuru yuğururlar, hamur fincan şekline konur, bunun içine toplanan zeytinyağı doldurulur ve gene toplanan pamuktan fitil yapıp yağın içine bırakılır, bozulmasın diye tepsile dört yol ağzına götürülerek hamur­dan fincan, fitili yakılmak suretile terkolunur ve arkaya ba­kılmadan dönülür. (Muallim Şaziye H.)

20. Diş: Çocuğun tepesine Bıngıldak derler, bu yu­muşak yere sabun yapıştırırlar, çocuğun takyesine de köpek dişi takarlar, çocuğun dişini ilk defa kim görürse yavruya bir şey bağışlar.

20. Dirnan: Altı aylık olmadan çocuğun tırnağı kesilemez, eğer kesilirse hırsız olur. Bunun için altı ayın hitamında çocuğun elini babasının cebine soktururlar, ondan sonra tırnağını keserler. (Mual­lim Refia H.)

Kaynak: Müşfika Abdulkadir